Geçtiğimiz günlerde Kadırga'da, aşırı yağışların da etkisiyle bir ev yıkıldı ve maalesef bir vatandaşımız hayatını kaybetti. Alınan önlemler ve yapılan istinat duvarı da heyelanın önüne geçmeye yetmedi. İstinat duvarının çatlamasıyla birlikte bölgedeki tehlikenin devam ettiği görüldü. Bunun üzerine çevrede bulunan diğer evler de yıkılma riski nedeniyle tahliye edilmeye başlandı.
Geçtiğimiz günlerde Kadırga'da, aşırı yağışların da etkisiyle bir ev yıkıldı ve maalesef bir vatandaşımız hayatını kaybetti. Alınan önlemler ve yapılan istinat duvarı da heyelanın önüne geçmeye yetmedi. İstinat duvarının çatlamasıyla birlikte bölgedeki tehlikenin devam ettiği görüldü. Bunun üzerine çevrede bulunan diğer evler de yıkılma riski nedeniyle tahliye edilmeye başlandı.
Yaşanan olayla ilgili adli ve idari süreçler devam ediyor. Burada cevap bekleyen önemli sorular da var. Yıkıma, bölgede yapılan inşaat çalışmaları mı neden oldu? Yoksa söz konusu inşaat kapsamında yapılan istinat duvarı olmasaydı yaşanan tablo çok daha mı ağır olacaktı? Bunlar elbette teknik incelemeler ve yürütülen soruşturma sonucunda açıklığa kavuşması gereken konular. Adli süreç devam ettiği için bu konuda daha fazla yorum yapmayı ve herhangi bir kişi ya da kurumu peşinen sorumlu tutmayı doğru bulmuyorum. Benim dikkat çekmek istediğim konu ise biraz daha farklı.
Heyelan riski nedeniyle tahliye kararı verilen evlerde yaşayan vatandaşlar, evlerine giremez hâle geldi. Kira sözleşmeleri devam etmesine rağmen kiraladıkları konutları kullanmaları mümkün değil. İşte tam bu noktada önemli bir hukuki sorun ortaya çıkıyor: Evine giremeyen, hatta evinin yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu bilen bir kiracı kira ödemeye devam etmek zorunda mı? Kira sözleşmesinin süresi henüz dolmamış olsa bile haklı bir nedenle sözleşmeyi sona erdirebilir mi?
Bu sorunun cevabını Türk Borçlar Kanunu'nda bulmak mümkün.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 305. maddesi, kiralananın sözleşme devam ederken ayıplı hâle gelmesini düzenliyor. Maddeye göre kiralanan sonradan ayıplı duruma gelirse kiracı; ayıbın giderilmesini, kira bedelinden ayıpla orantılı bir indirim yapılmasını veya zararının giderilmesini isteyebilir. Önemli ayıp durumunda ise kiracının sözleşmeyi feshetme hakkı saklıdır.
Peki, bir evin heyelan nedeniyle yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalması önemli ayıp olarak değerlendirilebilir mi?
Bana göre evin güvenli şekilde kullanılmasının mümkün olmadığı durumlarda bu sorunun cevabı evettir. Zira kira sözleşmesinin temelinde, kiralanan taşınmazın kiracının kullanımına elverişli şekilde bulundurulması yükümlülüğü vardır. Kiracı, barınma amacıyla kiraladığı bir evde can güvenliğini tehlikeye atmak zorunda değildir.
Üstelik yetkili makamlarca tahliye kararı verilmiş ve konuta giriş yasaklanmışsa kiracının evi kullanma imkânı fiilen ortadan kalkmış demektir. Böyle bir durumda kiracının hiçbir şey olmamış gibi kira ödemeye devam etmesini beklemek hakkaniyetle bağdaşmayacaktır.
Türk Borçlar Kanunu'nun 306. maddesi de ayıbın giderilmesini ve belirli koşullarda sözleşmenin feshedilmesini düzenliyor. Ayıp, kiralananın öngörülen kullanımına elverişliliğini ortadan kaldırıyor veya önemli ölçüde engelliyorsa ve verilen uygun sürede giderilmiyorsa kiracı sözleşmeyi feshedebilir. Dolayısıyla konutun güvenli şekilde kullanılmasının mümkün olmadığı ve tehlikenin giderilemediği durumlarda kiracının fesih hakkı gündeme gelecektir.
Elbette burada ev sahibini de göz ardı etmemek gerekiyor. Her tehlike ev sahibinin kusurundan veya ihmalinden kaynaklanmayabilir. Zemin kayması, heyelan veya doğal afet gibi durumlarda ev sahibinin de müdahale edemeyeceği bir tablo ortaya çıkabilir. Ancak ev sahibinin kusurunun bulunmaması, kiracının kullanamadığı bir ev için kira ödemek zorunda olduğu anlamına gelmez. Hukuken kiracının hakları ile ev sahibinin sorumluluğu ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Bu süreçte dikkat çeken bir diğer önemli gelişme ise Valilik tarafından tahliye edilen vatandaşlara barınma desteği sağlanmasına yönelik alınan karardır. Yıkılma tehlikesi nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan vatandaşların barınma ihtiyacının karşılanması son derece kıymetlidir. Üstelik bu desteğin yalnızca mevcut tahliye kararlarıyla sınırlı kalmayıp risk nedeniyle boşaltılması gereken diğer binalarda yaşayan ve desteğe ihtiyaç duyan vatandaşlara da sunulabilecek olması önemli bir güvence oluşturuyor.
Ancak barınma meselesini yalnızca vatandaşlara kalacak bir yer sağlamak olarak değerlendirmemek gerekiyor. İnsanların yemek ihtiyacı ne olacak? Evine giremeyen bir vatandaş, geçici olarak yerleştirildiği yerde her öğün için ayrıca masraf mı yapmak zorunda kalacak? Zaten evini terk etmek zorunda kalmış, belki de kira ödemeye devam edip etmeyeceğini bile bilmeyen insanların bir de günlük yemek masraflarıyla karşı karşıya bırakılmaması gerekir.
Bu noktada belediyenin Kent Lokantası uygulaması da önemli bir çözüm olabilir. Tahliye edilen vatandaşlara belirli bir süre ücretsiz veya indirimli yemek imkânı sağlanması değerlendirilebilir. Elbette bunun nasıl uygulanacağı ve Valilik ile belediye arasında nasıl bir koordinasyon kurulacağı ayrıca ele alınmalıdır. Valiliğin barınma desteğinin kapsamını açıklarken yemek ve temel ihtiyaçların karşılanması konusunda da bir açıklama yapması, vatandaşların aklındaki soru işaretlerini giderecektir.
Bütün bunlar gösteriyor ki tahliye kararı almak, sürecin yalnızca ilk aşaması. Asıl önemli olan, evlerinden ayrılmak zorunda kalan insanların günlük hayatlarını mümkün olduğunca sorunsuz sürdürebilmelerini sağlamak.
Unutmamak gerekir ki kira sözleşmesi yalnızca kiracının kira ödeme borcundan ibaret değildir. Kiracının güvenli bir konutta yaşama hakkı olduğu gibi, evinden ayrılmak zorunda kalan vatandaşın da barınma, beslenme ve eğitim gibi temel ihtiyaçlarının gözetilmesi gerekir.
Daha fazla can kaybı yaşanmadan bu sürecin tamamlanmasını ve tahliye edilen vatandaşlarımızın mağduriyetlerinin giderilmesini temenni ediyorum.