Sosyal medyada ara sıra gayrimenkul ve tapu işlemleriyle ilgili bilgilendirme videoları paylaşıyorum.
Geçtiğimiz günlerde bu videolarımdan birini izleyen İstanbul'dan bir teyzemiz bana ulaştı.
"Evladım, benim çocuklarım var ama benimle pek ilgilenmiyorlar" dedi. "Bir ihtiyacım olduğunda torunum koşuyor. Hastaneye o götürüyor, alışverişimi o yapıyor. Ben öldükten sonra sahip olduğum evin torunuma kalmasını istiyorum. Ama çocuklarımın dava açıp bu işi bozmasından korkuyorum. Bunun bir yolu var mı?"
Olay çok acı ama bu soru, son yıllarda sık duyduğum sorulardan biri.
Çünkü hayat her zaman kanun maddelerinde yazdığı gibi ilerlemiyor. Bazı ailelerde anne babanın yükünü evlat taşırken, bazı ailelerde bu görevi torun üstleniyor. Teyzemiz de doğal olarak, zor günlerinde yanında olan kişinin hakkını nasıl koruyabileceğini merak ediyor.
Bu noktada birçok kişinin aklına ilk olarak bağış yapmak ya da tapuda satış göstermek geliyor. Ancak işin hukuki tarafı sanıldığı kadar basit değil. Özellikle diğer mirasçıların bulunduğu durumlarda yapılan işlemler, yıllar sonra mahkeme koridorlarına gelebiliyor.
Durumuna en uygun yapılması gereken hukuki işlemin Ölene Kadar Bakma Sözleşmesi olduğunu söyledim.
Bu sözleşmede bakım alacak kişi ile bakım borçlusu arasında resmi bir anlaşma yapılıyor. Bakım borçlusu, kişinin yaşamı boyunca bakımını ve ihtiyaçlarını karşılamayı üstleniyor. Karşılığında ise belirlenen taşınmaz veya malvarlığı kendisine devrediliyor.
Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta şu:
Bu işlem bir bağış değil. Hukuken karşılıklı borç yükleyen bir sözleşme. Yani ortada bir karşılık var ve bu karşılık para değil; bakım, emek ve sorumluluk.
Peki bu işlem nasıl yapılıyor?
Ölene kadar bakma sözleşmesi resmi şekle tabi bir sözleşmedir. Taşınmaz devrini içerdiği için noter veya tapu müdürlüğünde usulüne uygun şekilde düzenlenmesi gerekir. Taraflar arasında yazılan basit bir kâğıt hukuki güvence sağlamaz. Bu nedenle işlem yapılmadan önce mutlaka bir hukukçudan destek alınmasında fayda vardır.
Gelelim işin en çok merak edilen kısmına...
Çocuklar veya diğer mirasçılar bu sözleşmeye rağmen dava açabilir mi?
Elbette açabilirler. Ancak dava açılması ile davanın kazanılması aynı şey değildir.
Mahkemeler böyle durumlarda sadece tapudaki işleme bakmaz. O sözleşmenin neden yapıldığını, tarafların gerçek amacını ve bakım ilişkisinin gerçekten yaşanıp yaşanmadığını da araştırır.
Uygulamada karşılaştığımız en önemli kıstaslardan biri tarafların iyi niyetli olup olmadığı ve işlemin arkasında bir mal kaçırma amacı bulunup bulunmadığıdır.
Hukuk dilinde buna muvazaa denir. Yani görünürde yapılan işlemin arkasında, tarafların gerçekte yapmak istedikleri başka bir işlemin bulunması.
Örneğin bir kişi gerçekten kendisine bakan torunuyla ölene kadar bakma sözleşmesi yapmışsa, torun da yıllarca bakım yükümlülüğünü yerine getirmişse, bu durum hastane kayıtlarıyla, tanık beyanlarıyla, komşuların anlatımlarıyla ve diğer delillerle desteklenebiliyorsa; açılacak bir davada sözleşmenin geçerliliğini koruma ihtimali oldukça yüksektir.
Ancak işin diğer tarafında ülkemizde zaman zaman bu sözleşmenin amacına aykırı kullanıldığı durumlarla da karşılaşıyoruz.
Özellikle kız çocuklarından mal kaçırmak, mirasçılar arasında ayrım yapmak veya belirli bir çocuğu kayırmak amacıyla yapılan işlemler yargının dikkatle incelediği konular arasında yer alıyor.
İşte tam da bu nedenle mahkemeler ve Yargıtay sadece sözleşmenin adına bakmıyor.
Bakım ihtiyacı gerçekten var mıydı?
Bakım yükümlülüğünü üstlenen kişi bu görevi fiilen yerine getirdi mi?
Sözleşme yapılırken tarafların iradesi özgür müydü?
Devredilen malvarlığı ile üstlenilen bakım yükümlülüğü arasında makul bir denge bulunuyor muydu?
Ve en önemlisi; bu işlem gerçekten bakım karşılığı mı yapıldı, yoksa mirasçılardan mal kaçırma amacı mı taşıyordu?
Davanın kaderini çoğu zaman bu sorular belirliyor.
Yani sadece tapuda imza atılmış olması her zaman tek başına yeterli değildir. Sözleşmenin içinin de doldurulmuş olması gerekir.
Öte yandan bu sözleşme yapıldıktan sonra her şeyin kesinleştiğini düşünmek de doğru değildir.
Bakım yükümlülüğünü üstlenen kişi, sözleşmedeki sorumluluklarını ciddi şekilde ihlal ederse; yaşlı kişiyi yalnız bırakır, ihtiyaçlarıyla ilgilenmez veya bakım görevini yerine getirmezse sözleşmenin feshi gündeme gelebilir. Aynı şekilde sözleşmenin yapıldığı tarihte taraflardan birinin ayırt etme gücüne sahip olmaması, iradesinin hile, tehdit veya baskı ile sakatlanmış olması da mahkemeler tarafından değerlendirilir.
Telefon görüşmesinin sonunda teyzemiz bana şöyle dedi:
"Anne olarak çocuğumdan görmediğim ilgiyi torunumdan gördüm. Malımın sadece onun olmasını isterim."
Aslında meselenin özü de tam olarak buydu.
Miras hukukunda çoğu zaman taşınmazların değeri konuşuluyor. Oysa bazı durumlarda asıl mesele malın değeri değil, verilen emeğin karşılığının teslim edilmesidir.
Doğru zamanda yapılan doğru bir işlem, yarın anne, baba ve çocuğunu karşı karşıya getirecek uzun ve yıpratıcı davaların önüne geçebilir .
Unutmayalım; miras paylaşılır, mallar bölüşülür. Ancak vefa, tapu kayıtlarıyla ölçülmez.