Çocuk, anne babasının yarım kalmış hikâyesi değildir. Bazı anne babalar çocuklarının büyümesine rehberlik eder. Bazıları ise çocuklarının hayatında yeniden doğmaya çalışır. İkisi arasındaki fark, bir çocuğun geleceğini değiştirebilir. Çünkü çocuk sahibi olmak ile çocuğun kendine ait bir hayatı olduğunu kabul etmek aynı şey değildir.

Bugün birçok çocuğun sırtında yalnızca okul çantası yok. Anne ve babasının hayalleri de var. Kazanılamayan sınavlar… Gidilemeyen okullar… Seçilemeyen meslekler… Yaşanamayan hayatlar…

Bazı yetişkinler, kendi hayatlarında yarım bıraktıkları ne varsa çocuklarının tamamlamasını istiyor. Farkında olmadan çocuklarına şu mesajı veriyorlar:

“Sen kendi hayatını yaşamak için değil, benim eksiklerimi tamamlamak için varsın.”

Bir çocuğun omuzlarındaki hayatın en ağır yükü, belki de ebeveynlerinin yarım kalmış ya da hiç kurulamamış hayallerini gerçekleştirme zorunluluğudur. Oysa evladını sevmek başka bir şeydir; onun hayatının kontrolünü ele geçirme arzusu, aşırı korumacılık veya onu belirli bir kalıba hapsetme çabası bambaşka bir şeydir.

Kimi zaman ebeveynler, çocuklarına o kadar sıkı sarılırlar ki bu sevgi sarmalı nefes aldırmaz; çocuk hareket edemez, boğulur. Her adımını denetler, her arkadaşını kendileri seçmek ister, her sorununu bizzat çözmeye çalışır ve her kararına müdahale ederler. Oysa gerçek ve sağlıklı sevgi, bir çocuğa başkasının izinden yürüme baskısı yüklemez; aksine ona kendi benzersiz hayallerinin peşinden gidecek hem gücü hem de cesareti verir.

Çocuk başarılı olduğunda:

“Başardık.”

Başarısız olduğunda:

“Bizi mahvetti.”

Öğretmen ödev verdiğinde bile:

“Ödevimiz var” der…

Çocuğun başarısı yetişkinin başarısına, çocuğun başarısızlığı ise yetişkinin yenilgisine dönüşür. Artık ortada iki ayrı insan yoktur. Çocuğun hayatı, anne ve babanın uzantısına dönüşmüştür.

Oysa çocuk, anne babasının uzvu değildir. Kendi karakteri vardır. Kendi korkuları… Kendi hayalleri… Kendi seçimleri… Kendi başarı hikâyeleri… Kendi başarısızlıkları… En önemlisi de kendi hayatı.

Çocuğunun hayatını kendi hayatının devamı gibi gören ebeveyn, bu tutumunu çoğu zaman sevgi zanneder. Oysa sevgi ile sahip olma duygusu aynı değildir.

Sevgi: “Senin yanında olacağım” der.

Kontrol: “Senin yerine karar vereceğim” der.

Sevgi: “Düştüğünde kaldırırım” der.

Aşırı korumacılık: “Hiç düşmene izin vermem” der.

Sevgi: “Kendi yolunu bulmana yardım ederim” der.

Kontrol: “Benim çizdiğim yoldan gideceksin” der.

Bir çocuğun gelişimi için kendisine ait bir alan gerekir. Yanlış yapabileceği… Seçim yapabileceği… Başarısız olabileceği… Hayal kırıklığı yaşayabileceği… Hatta anne ve babasının hoşuna gitmeyen tercihler yapabileceği bir alan… Çünkü insan, başkalarının çizdiği hayatı yaşayarak değil, kendi kararlarının sorumluluğunu alarak büyür.

Okulların ilk haftalarında bazı velilerin yaşadığı yoğun kaygının altında da bu gerçek vardır. Bu kaygı, bazen aşırı sahiplenme ve kontrol etme isteğinden kaynaklanır.

Çocuk sınıfa girer. Anne kapıda bekler.

Çocuk arkadaş edinir. Anne arkadaşını sorgular.

Çocuk öğretmenleriyle bir sorun yaşar. Baba okula hesap sormaya hazırlanır.

Çocuk ağlar. Anne bütün dünyayı suçlamaya başlar.

Oysa bazen çocuk, anne babasının düşündüğü kadar çaresiz değildir. Bazen çocuk, yetişkinler müdahale etmeden kendi sorununu çözmeye başlamıştır bile. Fakat yetişkin, kendi kaygısını susturamadığı için çocuğun yaşaması gereken sürece müdahale eder.

Çocuk da şunu öğrenir:

“Benim yerime annem konuşur.”

“Benim sorunlarımı babam çözer.”

“Zorlandığımda mücadele etmeme gerek yok.”

“Bir yetişkin gelip hayatımı benim için düzeltir.”

Sonra yıllar geçer. Aynı çocuk büyür. Eğitim hayatı biter; işe başlar ya da işsiz kalır. Hayat, er ya da geç gerçek sorunları karşısına çıkarır. Fakat yanında artık sınıf kapısında bekleyen annesi, onun adına mücadele eden babası yoktur; olsa da hayatın gerçekleri karşısında pek de etkileri yoktur. O çocuk, yıllarca kendisi için yaşayan yetişkinlerin gölgesinden çıkıp kendi hayatının sorumluluğunu almak zorunda kalır. İşte o zaman asıl sınav başlar.

Çocuğu korumak ile çocuğu hayattan korumak aynı şey değildir. Birincisi ebeveynliktir. İkincisi ise çoğu zaman çocuğun gelişimine engel olur.

Çocuk hayal kırıklığı yaşayacak. Her istediği olmayacak. Bazı arkadaşları onu sevmeyecek. Bazen öğretmenleri ona sınır koyacak. Bazen başarısız olacak. Bazen yanlış karar verecek. Bütün bunlar hayatın gerçekleridir.

Çocuğun hayatındaki her güçlüğü ortadan kaldırmaya çalışan ebeveyn, farkında olmadan çocuğun güçlenme fırsatlarını da ortadan kaldırır. Çünkü dayanıklılık, sürekli korunarak gelişmez. Hayatın gerçekleriyle karşılaşarak gelişir.

Belki kendimize şu soruları sormalıyız:

Çocuğumuzun başarısını gerçekten onun için mi istiyoruz? Yoksa insanların bizi başarılı bir anne veya baba olarak görmesini mi istiyoruz?

Çocuğumuzun öğretmenleriyle fikir ayrılıkları olduğunda ona neden kızıyoruz? Gerçekten çocuğumuz bu iletişim eksikliğinden zarar gördüğü için mi yoksa onun yaşadığı küçük bir hayal kırıklığı bizim yetişkinlik egomuzu yaraladığı için mi?

Çocuğumuzun istediği okulda okumasını neden istiyoruz? Gerçekten onun hayali olduğu için mi? Yoksa bizim gerçekleştiremediğimiz bir hayal olduğu için mi?

Bu soruların cevabını vermek kolay değildir. Ama iyi ebeveynlik zaten kolay cevaplardan oluşmaz. İyi ebeveynlik, zaman zaman kendi davranışlarımızla yüzleşme cesaretidir.

Biz çocuklarımızın sahibi değiliz. Çocuklarımız bizim eserimiz değildir. Vitrine koyacağımız başarı belgeleri hiç değildir. Onların başarılarıyla gurur duyabiliriz. Ama onların başarısı bizim kimliğimiz olmak zorunda değildir.

Hayallerini destekleyelim. Ama kendi hayallerimizi onların omuzlarına yüklemeyelim. Onları koruyalım. Ama boğmayalım. Yanlarında olalım. Ama önlerine geçmeyelim. Destek olalım, ittirmeyelim.

Çünkü bir çocuğa verebileceğimiz en büyük armağan, onun bizim istediğimiz insan olması değildir. Kendi olabileceği bir alan açabilmektir.

Çünkü çocuk, anne babasının yarım kalmış hikâyesinin devamı değildir. O, kendi hikâyesinin ilk cümlesidir.