“İşçinin ücretini alın teri kurumadan veriniz.” (Hadis-i Şerif)
Toplumları ayakta tutan görünmeyen bir sütun vardır: emek.
Kimi zaman yerin onlarca metre altında karanlığa inen bir madencinin alın terinde, kimi zaman gecenin bir yarısı direksiyon başında ekmek kavgası veren bir şoförün sabrında, kimi zaman bir hastanın başında sabahlayan bir sağlık çalışanının şefkatinde kendini gösterir.
Emek; sadece bir geçim vasıtası değil, aynı zamanda insanın onuru, karakteri ve duasıdır.
Kur’an-ı Kerim bu gerçeği açıkça ifade eder:
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm Suresi, 53:39)
Bu ilahi ölçü, emeğin karşılıksız kalmayacağını bildirirken; aynı zamanda insanlara büyük bir sorumluluk yükler: Hakkı teslim etmek.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise bu sorumluluğu şöyle pekiştirir:
“İşçinin ücretini alın teri kurumadan veriniz.”
İslam tarihindeki ibretlik bir kıssa bunu ne güzel anlatır:
Mağara Hadisi
Ebû Abdurrahman Abdullah bin Ömer (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Sizden önce yaşayanlardan üç kişi bir yolculuğa çıktılar. Akşam olunca bir mağaraya girdiler. Derken dağdan kopan bir kaya gelip mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine birbirlerine:
Yaptığınız salih amelleri anarak Allah’a dua edin; belki kurtulursunuz, dediler.
Onlardan biri anne-babasına olan hizmetini anlattı, diğeri haramdan Allah korkusuyla vazgeçişini dile getirdi.
Üçüncü kişi ise şöyle dedi:
Allah’ım! Ben işçiler çalıştırdım. İşçilerden biri ücretini almadan gitti. Onun hakkını işlettim ve bu hak zamanla büyüyerek servete dönüştü. Yıllar sonra o kişi geri geldiğinde, bütün bu malı eksiksiz kendisine verdim. Allah’ım! Eğer bunu senin rızan için yaptıysam bizi kurtar!
Bu samimi dua üzerine mağaranın ağzını kapatan kaya tamamen açıldı ve hepsi kurtuldu.” (Buhârî, Büyû‘ 98; Müslim, Zikir 100)
Bu kıssa bize şunu haykırır:
Emeğe sadakat, sadece dünyayı değil; ahireti de kurtaran bir fazilettir.
Bugün 1 Mayıs…
Sadece bir tarih değil; alın terinin, sabrın ve mücadelenin sembolüdür.
Yerin derinliklerinde çalışan maden işçilerinden, tarlasını süren çiftçilere;
gecenin sessizliğinde direksiyon sallayan şoförlerden, paket yetiştiren kuryelere; fabrikada üretim yapan emekçilerden, projeler üreten mühendis ve teknisyenlere; sokakları temizleyen görevlilerden, güvenliği sağlayan personellere;
denizlerde rızık arayan balıkçılardan, inşaatlarda alın teri döken ustalara kadar…
Yediden yetmişe insanımıza Kur’an okumayı öğreten, gönülleri ilim ve irfanla aydınlatan fikir işçisi kıymetli Kur’an kursu hocalarımızdan; ezan sesleriyle semalarımızı süsleyen, camilerin ve mihrapların hizmetkârı olan saygıdeğer din görevlilerimize;
sağlık ve eğitim camiamızın fedakâr mensuplarından;
gecenin bir vaktinde bir cana umut olan sağlık çalışanlarımıza,
geleceğimizi ilimle yoğuran öğretmenlerimiz başta olmak üzere tüm eğitim neferlerimize; özel idare ve belediyelerimizde gece gündüz demeden hizmet eden emekçilerimize kadar…
ve daha ismini tek tek sayamadığımız nice meslek grubunda çalışan görünmeyen kahramanlara… Ve en önemlisi de; evlerin görünmeyen kahramanları…
Evlatlarına ve ailesine adanmış bir ömür süren, gecesini gündüzüne katan,
yeri geldiğinde saçını süpürge eden, şefkatiyle bir yuvayı cennete çeviren
başlarımızın tacı fedakâr annelerimize…
Her biri bu hayatın yükünü omuzlayan, sessizce üreten, sabırla direnen,
alın teriyle dünyayı ayakta tutan isimsiz neferlerdir.
Belki alkışlanmazlar, belki görünmezler…
ama hayat onların emeğiyle yürür, şehirler onların gayretiyle nefes alır.
Onlar; emeğin adı, sabrın sesi, hayatın gerçek sahipleridir.
Yıllarını emeğin ve hak arayışının mücadelesine adamış biri olarak şunu açıkça ifade etmek gerekir:
Emek sadece ekonomik bir değer değildir; bir milletin vicdanıdır.
Devletin bekası; sadece binalarla değil, o devleti ayakta tutan insanların memnuniyeti ve adalete olan güveniyle ölçülür.
Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü, bugün en çok da emek dünyasında karşılığını bulmalıdır.
Çalışanına haklarını eksiksiz teslim eden, ona onuruyla yaşayacağı imkânı sunan bir devlet; aslında kendi geleceğini inşa ediyor demektir.
Çünkü adalet geciktiğinde devlet sarsılır,
çalışan mutlu olduğunda ise vatan şenlenir.
Kadim medeniyetimiz; mülkün temelini adalet, adaletin özünü ise kul hakkına riayet olarak tanımlayan,
tüm dünyaya örnek olacak eşsiz bir ahlak nizamına sahiptir.
Bu modelde emek; sadece hukuki bir sözleşme değil,
kutsal bir emanettir.
Siyasi tüm çabalar ve politikalar;
aslında bu köklü modele yeniden yaklaşabilmek, o asil ve sarsılmaz öze dokunabilmek içindir.
İnsanı merkeze alan her yaklaşım; önce bireyin onurunu korur.
Çalıştığı işinden aldığı maaş ve sosyal haklarından memnun olan birey, ailesine huzur ve mutluluk taşır.
Ailesi mutlu olan fertlerden oluşan toplum ise refaha kavuşur.
Toplumun huzuru ve refahı ise şüphesiz ki devletin huzurunu ve bekasını sağlar.
Bu noktada vefa, en büyük gücümüzdür.
1 Mayıs'larda sadece bugün çalışanları değil;
dünün ağır yükünü omuzlamış, bugünü inşa etmiş saygıdeğer emeklilerimizi de anmak ve onlara hak ettikleri değeri teslim etmek toplumsal bir zorunluluktur.
Emekli; bir kenara itilecek bir isim değil,
bu devletin hafızası ve yaşayan tecrübesidir.
Onlara karşı gösterilecek her türlü vefasızlık,
aslında kendi geleceğimize ve emeğin kutsallığına sırt dönmektir.
Unutulmamalıdır ki;
dünün emeğine vefa göstermeyen bir anlayış, bugünün çalışanına güven veremez.
Ama unutulmamalıdır ki;
adalet geciktiğinde, emek incinir…
emek incindiğinde ise toplum yaralanır.
Ücret geciktiğinde, sadece bir ödeme ertelenmez;
bir yuvanın huzuru ötelenir.
Alın terinin karşılığı verilmediğinde, sadece bir hak gasp edilmez;
bir insanın onuru incinir.
Kapı önünde babasının yolunu gözleyen çocukların umudu, her geciken ücretle biraz daha kırılır.
Sofrada eksilen bir lokma,
bir annenin yüreğinde büyüyen bir sızı olur.
Emeğini alamayan bir babanın mahcubiyeti, sözlerine değil suskunluğuna yansır.
Başını öne eğdiren o yük, sadece yoksulluk değil;
hakkının verilmemiş olmasının ağırlığıdır.
Ve unutulmamalıdır ki;
bir işçinin hakkını geciktiren, sadece bir kişiyi değil;
bir aileyi, bir geleceği, bir nesli incitir.
Çünkü alın teri, yalnızca kazanılan bir ücret değil;
bir çocuğun gülüşü, bir annenin duası, bir babanın onurudur.
Bu yüzden bugün, sadece bir kutlama değil; aynı zamanda bir hatırlayıştır:
Emeğin hakkını vermek, insan olmanın gereğidir.
Bu duygu ve düşüncelerle;
üreten, değer katan, helal rızık peşinde koşan tüm emekçilerimiz ve
saygıdeğer emeklilerimizin
1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü gönülden kutluyorum.