Öğretmenin Yorgun Kalbi

Abone Ol

Eğitim öğretim hakkında yani bir ülkenin geleceği hakkında konuşmak kolaydır.
“Güçlü nesiller yetiştirmeliyiz.” demek kolaydır.
“Eğitim şart.” demek kolaydır.
Zor olan; o eğitimi sırtlayan, eğitim öğretim faaliyetlerinin öznesi olan öğretmenin yükünü gerçekten görmek ve hafifletmektir.
Bugün öğretmen yalnızca ders anlatmıyor. Aynı anda bürokratik bir sistemin uygulayıcısı, velinin beklentilerinin hedefi, yöneticinin talimatlarının taşıyıcısı ve kamuoyunun eleştirilerinin muhatabı hâline getirilmiş durumda. Üstelik bütün bunlar olurken ona sürekli şu söyleniyor: “Daha verimli ol.”
Eğitim dili giderek soğuyor:
“Performans.”
“Çıktı.”
“Hedef.”
“Stratejik plan.”
İnsanın yerini kavramlar aldı. Öğretmenin yerini tablolar.
Peki bir öğretmenin değeri gerçekten sınav ortalamalarıyla mı ölçülür?
Bir çocuğun ruhuna dokunmanın istatistiği var mıdır?
Her yıl değişen sistemler “reform” adıyla sunuluyor. Oysa reform, öğretmeni karar sürecinin dışına itiyorsa bu değişim değil, yönetsel bir dayatmadır. Öğretmenin fikri sorulmadan yapılan her düzenleme, sahada yeni bir yük olarak karşılık buluyor.
Daha da düşündürücü olan şu:
Öğretmenin mesleki itibarını ve özlük haklarını savunmak için var olan yapılar; sendikalar, dernekler bile çoğu zaman öğretmenin gerçek sorunlarını merkeze almıyor. Koltuk hesaplarının, temsil mücadelelerinin gölgesinde öğretmenin sınıftaki yalnızlığı büyüyor.
Ve asıl mesele güven!
Sürekli denetlenen, raporlanan, karşılaştırılan bir meslek grubu düşünün. Bu tablo bize ne söylüyor? Toplum, çocuklarını emanet ettiği insana güvenmiyor mu?
Kontrol arttıkça temas azalır.
Temas azaldıkça bağ zayıflar.
Oysa eğitim bir bağ kurma işidir. Güven olmadan eğitim olmaz.
Öğretmen çocuğa “Sen değerlisin.” diyebilmelidir.
Ama kendini değersiz hisseden bir öğretmenin bu cümleyi ne kadar içten kurabileceğini hiç düşündük mü?
Ekonomik sıkıntılar, toplumsal saygınlığın aşınması, mesleğin itibarsızlaştırılması… Bunlar bireysel sorunlar değil kamusal tercihlerdir. Bir toplum öğretmenine nasıl davranıyorsa aslında geleceğine de öyle davranıyordur.
Bugün öğretmen çoğu zaman bir uygulayıcıya indirgenmiş durumda: Müfredatı yetiştiren, talimatı uygulayan, sistemi aksatmadan döndüren bir görevli gibi. Oysa öğretmen yalnızca bilgi aktaran biri değildir. Çocuğa adalet duygusunu, sorgulama cesaretini ve insan onurunu da öğretir.
Bu nedenle güçlü bir öğretmen figürü yalnızca bir eğitim meselesi değildir; ülkenin geleceği, yarınların teminatı, velhasıl demokrasi meselesidir.
Öğretmenin kalbi, fazla çalıştığı için değil görülmediği için yoruluyor.
Duyulmadığı için yoruluyor.
Karar süreçlerinde yer almadığı için yoruluyor.
Katılım yoksa sahiplenme olmaz.
Sahiplenme yoksa anlam zayıflar.
Anlam zayıfladığında ise tükenen yalnızca öğretmen değildir. Bir ülkenin umududur!
Gerçek bir eğitim reformu, öğretmenin ekonomik ve mesleki onurunu güvence altına almadan mümkün değildir. Öğretmene söz hakkını tanınmadan, onu karar süreçlerine katmadan, yalnızca talimatlarla güçlü bir gelecek inşa edilemez.
Çünkü öğretmen sistemin dişlisi değildir.
Toplumun vicdanıdır.
Vicdanı yorgun toplumlar uzun süre güçlü kalamaz.
Öğretmenin kalbi yorulabilir gönlü de kırılabilir. Yönetim erkini elinde tutan güç; o kalbi kazanmayı bilmeli, kırık gönülleri onarabilmelidir.
Ama o kalp yalnızca ders anlatmak için değil umut taşımak için atar.
Eğer o kalbi güçlendiremezsek yarın güçlü nesillerden söz etme hakkımız da kalmayacaktır.

{ “vars”: { “account”: “G-PS7CWR0GE0” }, “triggers”: { “defaultPageview”: { “on”: “visible”, “request”: “pageview”, “vars”: { “title”: “Name of the Article” } }, “clickOnHeader”: { “on”: “click”, “selector”: “#header”, “request”: “event”, “vars”: { “eventCategory”: “examples”, “eventAction”: “clicked-header” } } } }