Çocuğu Korumak mı, Hayata Hazırlamak mı?

Abone Ol

Günümüz ebeveynlik anlayışı büyük ölçüde çocuğu koruma refleksi üzerine inşa edilmiş durumda. Çocuğun üzülmemesi, zorlanmaması, hata yapmaması ve başarısızlıkla karşılaşmaması için gösterilen yoğun çaba, çoğu zaman iyi niyetli olsa da uzun vadede istenen sonucu vermeyebiliyor. Özellikle ebeveynlik rolünü, çocuğun her ihtiyacını sürekli denetlemek ve kontrol etmek olarak gören yaklaşımlar; çocuğun gelişimini desteklemekten çok onu hayatın gerçeklerinden uzaklaştırma riskini taşıyor.

Düşmesin, incinmesin, zorlanmasın düşüncesiyle çocuğun önündeki tüm engelleri kaldırmak, kısa vadede konfor sağlayabilir. Ancak bu tutum zamanla çocuğun kendi başına baş etme becerilerini geliştirebileceği doğal öğrenme alanlarını ortadan kaldırır. Hayatın akışında karşılaşılması kaçınılmaz olan güçlüklerle güvenli biçimde yüzleşemeyen çocuk, ilerleyen yıllarda en küçük sorunlar karşısında bile kendini yetersiz hissedebilir. Bu noktada temel soru kendiliğinden ortaya çıkar:

Çocuğu her şeyden korumak, gerçekten onu hayata hazırlamak mıdır?

Gelişim psikolojisi alanındaki uzun soluklu çalışmalar, yetişkinlikteki uyum ve başarının yalnızca akademik başarıya, zekâ düzeyine ya da sunulan imkânlara bağlı olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Asıl belirleyici olan; çocuğun erken yaşlardan itibaren sorumluluk alabilmesi, bir bütünün parçası olduğunu hissedebilmesi ve katkı sunma deneyimi yaşayabilmesidir. Ev içinde, okulda ve sosyal ortamlarda yaşına uygun sorumluluklar üstlenen çocukların; yaşam becerilerinin, içsel motivasyonlarının ve problem çözme kapasitelerinin daha güçlü olduğu görülmektedir.

Ev işleri çoğu zaman “çocuğa yük” olarak algılansa da gelişimsel açıdan değerlendirildiğinde bu görevler, çocuğun benlik algısını besleyen son derece kıymetli deneyim alanlarıdır. Oyununu kısa süreliğine bırakıp sofranın hazırlanmasına yardım eden bir çocuk yalnızca tabak taşımayı öğrenmez. Aynı zamanda kendi ihtiyaçlarının her zaman merkeze alınmadığını, yaşamın birlikte sürdürülen bir süreç olduğunu ve bu süreçte herkesin yaşına uygun sorumlulukları bulunduğunu fark eder. Bu farkındalık, benmerkezci düşünceden toplumsal sorumluluk bilincine geçişin doğal ve sağlıklı bir adımıdır.

Araştırmalar, çocukluk döneminde ev işi ve sosyal sorumluluklar üstlenen bireylerin yetişkinlikte bazı ortak özellikler sergilediğini göstermektedir. Bu bireyler yapılması gerekeni hatırlatılmadan fark edebilmekte, başkalarının emeğine karşı daha duyarlı, daha saygılı davranmakta ve hayal kırıklıklarıyla olması gerektiği gibi başa çıkabilmektedir. Bunlar, doğrudan ders kitaplarıyla öğretilemeyen; ancak yaşam doyumu ve ruhsal sağlamlık açısından son derece önemli becerilerdir.

Bu nedenle ev işlerini “yardım” olarak değil, çocuğun hayata katılım biçimi olarak değerlendirmek gerekir. Çocuk, yaptığı katkının anlamlı olduğunu hissettiğinde kendisini işe yarar, değerli ve gerekli bir birey olarak algılar. Bu algı; ilerleyen yıllarda öz güvenin, girişimcilik ruhunun, öz denetimin ve toplumsal sorumluluk bilincinin güçlü bir temelini oluşturur.

Sonuç olarak çocukları hayatın tüm zorluklarından korumaya çalışmak onları güçlü kılmaz. Aksine, güçlenmeleri için ihtiyaç duydukları deneyim alanlarını daraltır. Gelişimsel açıdan daha sağlıklı olan yaklaşım; çocukları yaşlarına, ilgi alanlarına ve gelişim düzeylerine uygun sorumluluklarla hayatın doğal akışına dâhil etmektir. Çünkü çocuklukta üstlenilen küçük sorumluluklar, yetişkinlikte sergilenen büyük yeterliklerin sessiz ama sağlam habercisidir.

{ “vars”: { “account”: “G-PS7CWR0GE0” }, “triggers”: { “defaultPageview”: { “on”: “visible”, “request”: “pageview”, “vars”: { “title”: “Name of the Article” } }, “clickOnHeader”: { “on”: “click”, “selector”: “#header”, “request”: “event”, “vars”: { “eventCategory”: “examples”, “eventAction”: “clicked-header” } } } }