banner3

banner17

Bir madencinin Adapazarı Depremi anıları: Yedi katlı sarhoş binalar

Emekli madenci ve ödüllü öykücü Alaaddin Kara, Adapazarı depremindeki tanıklıklarını anlatmaya devam ediyor.

YAŞAM 28.08.2020, 01:11
1295
Bir madencinin Adapazarı Depremi anıları: Yedi katlı sarhoş binalar

Bir önceki yazımda, 1999 Marmara Depreminde Adapazarı Şeker Mahallesi’nde küçük bir kız çocuğunu kurtarma anımızı anlatmıştım. Bu yazıda enkaz altında kalan emekli bir eğitimcinin ve onu oradan çıkaramadan ayrılmak zorunda kalışımızın çaresizliği ile yüzleşeceğiz.

Enkazın içindeki kazazedelere depremin hemen ardındaki ilk saatlerde ulaşabilmenin çok önemli olduğunu bir kez daha yaşayarak öğrenmiştik. Onun için depremin ardından yapılması gereken ilk şey, kurtarma çalışmalarında tecrübeli ve işinin ehli insanların vakit kaybetmeksizin gerekli teçhizatlarıyla olay yerine ulaşmasıdır. Biz Zonguldaklı maden işçileri, Adapazarı Şeker Mahallesi’ne depremden 18 saat sonra ulaşabilmiştik. Bu süre kazazedeler için çok uzun bir zamandır. Yine de oradaki bazı kazazedeleri canlı çıkarmamızı bir mucize olarak kabul ediyorum.

Kurtarma çalışmaları süresince çok etkilendiğim ve bugüne değin kendimi defalarca sorgulayıp bir türlü cevabını veremediğim bir durumla karşılaşmıştım. Madenciler gece vardiyalarında sürekli çalışma yeteneklerine sahip olduklarından gece karanlığında verimli çalışmaya alışıktırlar. Bu yüzden hiç zorlanmadan o gün sabaha kadar daracık yerlerde sürünerek ocak lambalarımızın ışığı altında sorunsuz çalışabilmiştik. Yoruluyorduk ama çıkardığımız her canlı ile yorgunluğumuz kayboluyordu. 

"Bu defa son olsun"
İnsanlar arasında müthiş bir dayanışma vardı, bu yüzden aç ve susuz kalmadık. Ancak uykusuzluk ile başımız dertteydi. Yorgunluktan sağlıklı karar veremeyip kendimizi, arkadaşlarımızı ve bizden yardım bekleyen kazazedeleri zor durumda bırakabilirdik. Her canlı sese koştuğumuzda, “Bu defa son olsun!” diyorduk kendimize, ama vicdanımız onları orada bırakmamıza el vermiyordu. "Bu son olsun" derken üçüncü akşam tepemizdeki dolunayı tekrar bizi ışıtırken bulduk. Yorgunluktan kollarımız kalkmıyor, göz kapaklarımıza sözümüz geçmiyordu. Gece yarısında Zonguldaklı başka bir ekibin bizi değiştirmek üzere geldiği haberini aldık. Ama diğer taraftan da göçüğün içinden yardım isteyen kazazedelerin varlığı geri dönmemizi engelliyordu.

Yine bu son dediğimiz bir anda çok yakınlarda bir enkazın altından yardım isteyen kazazede  olduğunu söylediler. Ekibim çok yorgun olduğu için bize haber veren genç arkadaşlara bu işi birlikte yapabileceğimizi söyledim. Yanımdaki gençler iki katlı evlerde oturuyorlardı (fabrika lojmanları da olabilir). Onların ailelerinde can  kayıpları yoktu ve pekâlâ bana yardım edebilirlerdi. Yanımda durup molozları kürekle küreseler dahi bana yeterdi. Ama bana yardımcı olamayacaklarını söylediklerinde onlara kızmıştım. “Niçin?” diye sorduğumda “Siz madencisiniz, sizin girdiğiniz yerlere biz giremeyiz ki?” diye karşılık aldığımda onlara hak verdim. Gerçekten de bizim girdiğimiz tehlikeli ve karanlık yerlere girip saatlerce oralarda çalışmaları mümkün değildi. Gün normal bir gün değildi ve hepsi de felaketin içinden yeni çıkmıştı.

Sesin geldiği yere gittiğimde karşılaştığım manzara karşısında gözlerime inanamadım. Gördüğüm yer cehennemin tam ortasıydı ve şimdi ben oraya tek başıma gidecektim. Gözle görünen üç katlı bir yıkıntıydı ama söylediklerine göre binanın tamamı yedi katlıydı. Görünmeyen dört kat yerin altına batmış ve binanın kenarların dışarıya çamur tabakası fışkırmıştı. Büyük bir ihtimalle yerin altındaki dairelerin tümü balçıkla dolmuş olmalıydı. Yıkıntının üzerinde birbirine yaslanıp ayakta durmaya çalışan yedi katlı iki sarhoş bina vardı ve alttaki enkazın üzerine çökmeleri için çokça neden vardı. Kırık pencerelerden dışarı sarkan beyaz perdeler umarsızca boşlukta salınıyordu. Bunca artçı depreme nazaran nasıl yıkılmadıklarına şaşmamak elde değildi doğrusu. Ay ışığının aydınlatamadığı ara sokaklar ve yıkıntılar zifiri karanlık altındaydı ve ortalığı bir tek benim ocak lambam aydınlatıyordu.

Birbirine yaslanmış iki sarhoş yapı

Oraya, yani cehennemin dibine benimle birlikte gitmeyi kimseye teklif edemezdim. İlkin keşif yapıp sonra yapılacak işler için karar verecektim. Elimdeki tokmak, sivriç, kazma kürek ve demir testeresi gibi ilkel aletlerle sesin geldiği yöne doğru yöneldim. Enkaz altındaki ses emekli öğretmen olduğunu ve havasız kaldığını söylüyordu. Ben de yanımda getirdiğim sivriç ve tokmakla betonu delmeye koyuldum. Her artçı sonrası oradan korkuyla uzaklaşıyor sonra tekrar dönerek delme işine devam ediyordum. Birbirine yaslanmış iki sarhoş yapının altında zor durumda olan birisine yardım etmeye çalışıyordum, ama nihayetinde ben de etten kemikten yapılmış bir ademoğluydum. 

Açıkçası yıkıntıların altında kalıp ölmekten korkuyordum. Demirler sağlam ve kumun çimentosu iyi karılmış olduğundan betonu delmek için epeyce uğraşmıştım. Önceki çalıştığımız enkazlardaki kolon ve kirişleri çekiç darbesiyle kolayca parçalayabiliyordum ama bu binanın malzemesinden çalınmadığı belliydi. Onun için toprağın böğrüne doğru ok gibi saplanmış olmalıydı. Uzun uğraşlar sonunda soba borusu genişliğinde bir delik açarak içerisinin havalanmasını sağladım. Diğer taraftan da artçı deprem korkusuyla bir an önce oradan uzaklaşmak isteği ağır basıyordu. Emekli öğretmenim hava akımının geldiğini söyleyince rahatlamıştım. 

“Benden bu kadar hocam. Seni ben değil, yeni gelen ekipler çıkaracak. Seni oradan almak için kaynak takımı ve Hilti (delici) gerekiyor. Özür diliyorum!” dedim. O zaman hocam iyice kızmış olacak ki “Sizin Hiltinizin de, kaynak takımınızın da…” diyerek verip veriştirmeye başladı.  

Bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler diyen sistem

Göçük altında kurtarılmayı bekleyen hocamızın isyanı sadece bana değildi. Bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler diyen sistemin kendineydi aslında. Emeklilik tazminatıyla aldığı evin enkazında canlarının öldüklerini düşünmek insanın başına gelebilecek en büyük felaket olsa gerekti. Tarım arazisine imara açan sistem ve onlara 7 kat imar izni veren belediyeler, malzemeden çalan müteahhitler, aradan 24 saat geçmesine rağmen hâlâ enkazın içinde kurtarılmayı beklemesi bize sövüp saymasının haklılığını gösteriyordu. Hocamızın çok zor durumda olduğunu biliyordum, fakat o gece kendi canım pahasına da olsa ona hava deliği açmaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu.

O gün orada aydınlatma adına gökteki ay ışığından başka ışık yoktu. Enkaz yeri zifiri karanlıktı ve bastığımız yeri dahi göremiyorduk. Her artçı sonrası binaların içinden gelen çatlama ve patlama seslerini duyabiliyorduk. Yapılması gereken tek şey oraya girmeden önce askıda kalmış yıkıntıları tamamen göçertip enkaz çalışmasını emniyete almaktı. Bütün bunların gündüz gözüyle ve ne yaptığını bilen, konusunda uzman ekiplerle eşgüdüm halinde yapılması gerekirdi. Kısacası valilikteki kriz masasının bu konuya acilen el atması gerekecekti.   

Geride beni bekleyen gençlerden hocayla ilgileneceklerine dair söz aldım. Onu yalnız bırakmayacaklar, gerekirse kriz masasından yardım isteyeceklerdi. Ayrıca bizim ekibi değiştirecek olan ekip başı arkadaşıma olayı detaylarıyla anlatıp onu bilgilendirdim. Her şey gündüz gözüyle görülüp ona göre değerlendirilecekti. Ekipler geri döndüğünde ilk işim onun akıbetini sormak oldu. Arkadaşlarımız onu oradan sağ çıkarmışlardı.

Kaynak: tersdergi.com

Yorumlar (0)